Ev ödevi deyip geçmeyin. Belli hassasiyetler gözetmezseniz, çocuğunuza yetersizlik, değersizlik ve suçluluk hissettirebilirsiniz. Bu üç duygu ise öğrenciyi kaygılandırıyor ve öğrenmeyi engelliyor.
İlkokul dördüncü sınıfa giden bir erkek öğrenci, yaşadığı şehrin en iyiokulunda okuyor. Çok başarılı. Katıldığı her sınavda ilk üçe giriyor. Her şey yolunda gözüküyor hayatında. Ama bir gün, ansızın intihara kalkışıyor. Beşinci kattan aşağıya kendini atmak ve yarışmaktan bıktığı yaşamını sonlandırmak istiyor. Anne-babası o kötü günden sonraçocuklarının içinde bulunduğu durumun farkına varıyor. Çocuk, bu trajik olaydan sonra eğitim hayatına ara veriyor. Bir anda torbalar dolusu ilaçla yaşamak zorunda kalıyor. Doktor doktor gezdikten sonra ‘çocuk ruhu'nu keşfetmiş bir psikologla karşılaşıyor aile. Ve… Asıl beklentisinin ne olduğu, onu aslında neyin bu kadar yorduğu ortaya çıkıyor: Sade yaşamak, ödevler-çalışmalar-sınavlar içinde boğulmamak, sıradan bir öğrenci-çocuk olmak…
Bu yaşanmış hikâyeden aslında çıkaracağımız çok ders var. Çünkü öyle ya da böyle, okulların açılmasıyla birlikte yarış atının hayatını andıran bir hayat bizi sarıp sarmalamaya çoktan başladı. Çocuklar yorgun, anne-babalar stresli. Her akşam aynı sorun var evlerde: Bu ödevler yapılacaakkk! Öğretmenlerle savaşmayı bir kenara bırakarak, “Çocuğumuza ödev-ev çalışması yaptırırken nasıl yardımcı olabiliriz? Oğlumuzu-kızımızı incitmemek için hangi hassasiyetlerle hareket etmeliyiz? Kişilik gelişimini olumsuz etkileyen yetersizlik, değersizlik ve suçluluk hissini oğlumuza-kızımıza yaşatmadan ev çalışmaları nasıl yaptırabiliriz?” sorularını çocuk ve ergen psikoloğu Serpil Kurt'a sorduk…
Türkiye'deki eğitim müfredatının gereksiz bir yoğunluğu var. Sınıfların çoğu kalabalık. Öğretmenler yıllık planlarını eksiksiz, zamanında yapmakla sorumlu. Çocukların okulda geçirdikleri vakit, ders konularının pekişmesi için yeterli değil. Dolayısıyla, ev çalışması çoğu çocuk için gerekli. Psikolog Serpil Kurt'a göre, çocukların ödev yükü çok fazla. Hâlbuki ödev her çocuğun gelişimine, kapasitesine, öğrenme hızına, kas gelişimine göre verilmeli. Bu ‘kişiye özel ödev'i 40-50 kişilik sınıflarda sağlamak ise neredeyse imkânsız gibi. İşte burada ebeveynin devreye girmesi şart. Ebeveynin daha ilk etapta devreye girmesi, oğlunu-kızını öğretmenine tanıtması, çocuğunun arkasında durması ise can simidi niteliğinde. Yöntem ise şöyle olmalı: “Siz kızıma 3 sayfa ödev veriyorsunuz. Ama onun için bu çok fazla. Kas gücü yeterli değil henüz. Büyük bir motivasyonsuzlukla da olsa yapmaya çabalar. Ama o da kızımı yorar, başarısına da katkı sağlamaz.” diye açıklama yapılmalı. Öğretmen ödevleri verdikten sonra öğrencisinin yanına gidip ‘Ayşeciğim sen 3 sayfa yapabilirsin' demeli. Ya da eve not yazmalı. Çocuğun gelişimine, pratikliğine göre yavaş yavaş sorumlulukları artırılmalı.”
Aşamalı şekilde çocuğun sorumluluklarını fazlalaştırmak onun ruh sağlığı açısından izlenmesi gereken en iyi, ideal yol. Sebebini Serpil Hanım şöyle açıklıyor: “Ödevde motivasyon, bitirmeyi sağlamaktır. 5 sayfa ödevi var çocuğun. Ancak 2'sini yapabiliyor. Bütününü yapamadığı için öğrenci ödevini yapmamış, çalışmamış gibi hisseder kendini. Çocukların duyguları nettir çünkü. Ama öğretmeni ona yapabileceği kadar (2 sayfa) ödev vermiş olsaydı, ‘Ödevimi başarıyla bitirdim. Öğretmenim bak' diyecekti. Çocuk başarmak ve öğrenmekten kaynaklı iç motivasyonuyla sayfa sayısını da kısa sürede artıracaktı.”
Beş ay önce anaokulundaydılar
Özellikle ilkokula yeni başlayan öğrenciler, eğitim-öğretim hayatının en sıkıntılı zamanlarını geçiriyor şu günlerde. Okuma-yazma telaşı, yoğunluğu onlar için tıpkı yeni bir doğumun sancıları gibi. Ama bir yandan da oyun oynamak, dışarıda vakit geçirmek istiyorlar. Günün yorgunluğunun üzerine bir de ödev yapmak onları âdeta bunaltıyor. Ebeveynler ise, ‘Nasıl başlarsa öyle gider' mantığıyla çocuklarına fazlaca yükleniyor. Psikolog Serpil Kurt velilerin çocukları çok bunaltmaması gerektiğini belirtiyor: “Sorumluluk oranını ve beklentileri çocuk okula başladı diye artırmamak lazım. Daha 5 ay önce anaokulundaydılar. Bu unutulmamalı. ‘Yaptığın her resim harika, ne güzel çizgiler çiziyorsun' dediğiniz çocuğunuza; kısa süre sonra ‘Nasıl yazıyorsun böyle? Oyun oynamak yok, önce ödevini yapacaksın' diye çıkışmak doğru bir ebeveyn davranışı değil. Ülkemizde değişimler de, yüklemeler de hızlı. Ebeveynler her durumda bunun önüne geçmeli. Ödevini yapmayan öğrenciyi öğretmeni teneffüste yanına çağırmalı ya da öğretmen kulağına eğilip öğrenciye ‘Çalışmanı neden yapmadın?' diye sormalı, sınıf içinde öğrencisini rencide etmemeli. Aksi tutum çocukla öğretmenin duygusal bağ kurmasını engeller. Öğrenciyikaygılandırır. Kaygı ise öğrenmenin gerilemesine, durmasına sebep olur. Çocuklar ancak saygın bir yaklaşımla sorumluluklarını gerçekten öğrenebilir.”
Birçok velinin kafasını karıştıran konulardan biri de ödevlerin ne zaman ve nasıl yapılması gerektiği. Uzmanlar, şu saatler arasında ödevler yapılmalı, gibi bir yaklaşımı doğru bulmuyor. Çünkü bazı çocuklar önce oyun oynamak, bazıları da ödev yapmak istiyor. Genelde bu tutum çocuğun ödeve bakış açısına ve ruh hâline göre değişiyor. Ama her iki çocuk tipi için de önce biraz serbest zaman geçirmesi, enerji verecek bir şeyler yemesi ve ebeveyniyle o güne dair sohbet etmesi önemli görülüyor. “Çocuk bir sürü duyguyu eteğinde eve getiriyor.” diyen Serpil Hanım, çocukla önce sohbet etmek gerektiğine dikkat çekiyor: “Arkadaşı son derste ona haksız yere kızmış. Ama o bir şey diyememiş. Öğretmen Ayşe'ye değil, başkasına ilgi göstermiş. Arkadaşları öğle tatilindeki oyuna onu almamış. Bu duygu durumlarını görebilmek için ayrıntılı sorular yönelterek sohbet etmek lazım. ‘Bugün arkadaşlarınla oyun oynadınız mı? Teneffüste bahçeye mi çıktınız, sınıfta mı oynadınız? Öğretmenin resim yaptı mı tahtaya? Bugün ilk defa duyduğun bir şey oldu mu?' diye çocukla okulun zil çaldıktan sonraki rahat kısmı konuşulmalı. Çocuk kendine ön yargısız ve içtenlikle yaklaşan bir ebeveyne zaten hissettiklerini, yaşadıklarını anlatacak, rahatlayacaktır. Ancak ondan sonra ödev faslına geçilebilir. Ödevler ev ortamının sakin olduğu, hareketli anların yaşanmadığı zaman dilimlerinde yapılmalı. Çocuk ders çalışırken evin diğer fertleri eğlenceli, heyecanlı oyunlar oynamamalı. Çocuğun dikkati çabuk dağılabileceği için hem çalıştığı ortam hem de çevresi düzenli olmalı.”
Çocuğun yazdıkları silinmemeli
“Yazdıkların hiç olmamış, okunmuyor.” cümlesi çocuğa yetersizlik; “Arkadaşların ne güzel yazıyor. Bir de seninkine bak!” suçluluk; “Sıra arkadaşın çok güzel yazmış, ona bakıp yanlışlarını düzeltebilirsin.” değersizlik hissini yaşatıyor. Bu, edinilmemesi gereken üç his ise birçok kişilik bozukluğunun da temelini oluşturuyor. Çocuğu kaygılandırarak öğrenmesinin önüne geçiyor. Uzmanlar ise: ‘Kaygı bir çocukta yerleşmemesi gereken en önemli duygudur' diyor. Çünkü içine kaygı yerleşmiş biri sosyal hayatında, iş ve aile hayatında önemli sıkıntılarla boğuşmak durumunda kalıyor. Kaygı bireyi yormakla kalmıyor, sürekli kendini saklaması gerektiğini kulağına fısıldıyor. Dolayısıyla, çocuklarımıza ödev yaptırırken de yorumlarımıza, tavırlarımıza, yönlendirmelerimize dikkat etmemiz elzem.
Mesela, çocuğun yazdıkları ‘güzel olmamış' diyerek silinmemeli. Bu çocuk için büyük bir yıkıntı sebebi. Çünkü minik elleriyle uğraştı, yazdı, parmakları çok ağrıdı. Ama anne ya da baba bir anda silip onları yok etti. Çocuğun yapamadığı şeyler olduğunda ise “Yukarıdaki satırda çok güzel yazmışsın. Belki bunları da ona benzetebilirsin.” denmeli. Psikolog Serpil Kurt, ‘olmamış, silip tekrar yazmalısın, bunu şöyle yapmalısın' gibi yönlendirmelerin anne-baba değil, öğretmenler tarafından yapılması gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla ebeveynin görevi ödev esnasında çocuğa sadece rehberlik etmek:
“Bu kısmı şu şekilde yapman gerekiyormuş. Yardıma ihtiyacın olursa buradayım, kitap okuyorum, mutfaktayım vb… İlk kısmı bitirdiysen kontrol edebiliriz birlikte. İstersen şimdi ikinci kısma geçebilirsin. Ara vermek mi istiyorsun? Tamam. Birazdan devam edelim ve tamamlayalım çalışmanı.”
Bazı çocuklar mizaçları gereği ya da ailenin ‘yanlış' yönlendirmeleri sonucu mükemmeliyetçi olabiliyor. Ama başarmak kadar başarısızlık da hayata dair. Böyle bir durumda ailenin takındığı tavır hayati. Çünkü buna göre çocuk daha çok hırslanabilir, kaygılanabilir, yetersizlik-değersizlik-suçluluk hissedebilir ya da bu durumu normal ve sıradan görebilir. Çocuğunun yaşadıklarını normalleştirmek isteyenlerin imdadına çocukluk anıları yetişebilir:
“Biliyor musun birinci sınıftaydım. Öğretmenim beni tahtaya kaldırmıştı ve ‘Ali' yazmamı istedi. Biliyordum nasıl yazılacağını ama bir türlü aklıma gelmedi. Kendimi kötü hissettim. Eve gelince anneme anlattım. Anneannen ‘Hiç üzülme, birlikte çalışırız, bilgini pekiştiririz' dedi. O akşam çalıştık. Ertesi gün öğretmenime artık rahatça ‘Ali' yazabildiğimi söyledim. Aferin sana dedi, tahtaya yine yazmamı istedi. Yazdım. Çok mutlu oldum. İnsan bazen yapamayabilir. Başka arkadaşların da zaman zaman aynı şeyleri yaşayabilir. Bunlar çok normal şeyler. Sana bir sır vereyim mi? Benim hâlâ yapamadığım şeyler var. Ama araştırarak, okuyarak, çalışarak, deneyerek bunları öğrenmeye çalışıyorum.”
Psikolog Serpil Yeşilkurt, “Eğitim sistemini değiştiremeyiz ama çocuklarımıza sahip çıkabiliriz.” diyor. Örneğin birinci sınıf çocuğu okuma-yazma öğrendiyse, öğretmenini, arkadaşlarını, okulunu seviyorsa velilerin bununla yetinmesi gerektiğini anlatıyor. “Aileler biraz kendini genişletmeli.” diyerek bazı önerilerde bulunuyor:
“Çocukların eğitim hayatı gereksiz bir yoğunluk içinde. Ama onların da rahatlamaya, farklı deneyimler yaşamaya ihtiyacı var. Ailenin imkânına, çocuğun mizacına göre; öğrenciler sanatsal faaliyetler, basketbol, yüzme, binicilik vs. gibi alanlara yönlendirmeli.”
Öğretmenle öğrenci önce bağ kurmalı
Öğretmenin çocuğu görmesi, dönmesi, eğilmesi, bağ kurmak için o ilk dokunuşu yapması çok önemli. Okul başlamadan önce çocukla birlikte öğretmen 10-15 dakika ziyaret edilmeli. Öğretmen ve öğrenci göz teması kurmalı, tanışıp konuşmalı. Çocuk bu vesileyle okula geldiğinde kiminle muhatap olacağını, onu kimin karşılayacağını bilmeli. İlk gün: “Ayşe hoş geldin, seninle tanışmıştık. Şimdi yeni sınıfımıza geçiyoruz. Burasını senin için ayırdım.” gibi cümleler de çocukla öğretmen arasında bağ kurar. Öğretmen, Ayşe'yle kurduğu diyaloğu diğer çocuklarla da tek tek kurmalı. İlk haftalar oyunlarla, daha çok bağ kurma üzerine diyaloglarla geçmeli. Ülkemizde 40-50 kişilik sınıflar var. Öğretmenler ‘ Öğrencilerin her biriyle nasıl ilgileneyim?' diyor. Bu doğru olabilir. Ama minik minik iletişimlerle öğretmenin öğrenciyle kuracağı bağ, eğitimcilerin işini çok kolaylaştırıyor. Çocuk öğrenmeye hazır hâle geliyor. Yanındaki arkadaşı dinlemeyince “Ama şimdi öğretmenimiz konuşuyor. Onu dinlememiz lazım.” diyor.
Ebeveynler kendi kaygılarını çocuklarına bulaştırmamalı
Ebeveynler kendi kaygılarını çocuklarına bulaştırmamaya özen göstermeli. Mesela; ‘Öğretmeniniz bugün herhangi birinize kızdı mı? Ödevini yapmayanlara ceza veriyor mu? Çok sinirlendiğinde size ne yapıyor?' Sana hiç bağırdı mı?' gibi sorular; çocuğun fikir haritasını tamamen değiştiriyor ve ‘Öğretmenim kızabilir, ödevini yapmayanlara ceza verebilir, sinirlenebilir, bağırabilir' gibi kanaatler oluşturuyor. Çocuk ne yapacağını kestiremediği, zaman zaman ona ve arkadaşlarına zarar verme ihtimali olan biriyle duygusal bağ kurmak istemiyor. Hâlbuki çocuğun okulunu sevmesi, oraya tutunabilmesi, heyecanla-mutlulukla gidip gelebilmesi için öğretmeniyle, okuluyla, arkadaşlarıyla bağ kurmaya ihtiyacı var. Bu sağlanamadığında ise; çocuk sabah uyanmak, üstünü giymek, okula gitmek istemiyor. Eğitim-öğretim konusunda da isteksiz-motivasyonsuz oluyor.









